Татарстан Республикасы Язучылар берлеге

Төркиядә “Хәзерге заман татар хикәяләре антологиясе” турында мәкалә чыкты

Күптән түгел Анкараның “Һәҗә” нәшриятында “Хәзерге заман татар хикәяләре антологиясе – XXI гасыр” җыентыгы дөнья күргән иде. Төркия матбугаты бу вакыйгага битараф калмады. Сезгә Ибраһим Демирчиның “Yeni Safak” газетасында антология турында чыккан мәкаләсен тәкъдим итәбез.

İBRAHİM DEMİRCİ

Günümüz Tatar Öyküsü, Hece Yayınlarının 675. kitabı olarak Temmuz 2022’de okura sunulan bir seçki. Editörlüğünü Ali Uvi Temel’in üstlendiği, 376 sayfadan oluşan eseri dilimize Fatih Kutlu kazandırmış; jeneriğe “Bu kitap Tataristan Yazarlar Birliği’nin katkısıyla hazırlanmıştır.” açıklaması konmuş. Fatih Kutlu’nun “Bu çalışmayı, gurbet kendilerine vatan vatan kendilerine gurbet olan Türkiyeli Tatarlara ithaf etmek istiyorum.” cümlesi, Tatar halkının büyük macerasına düşürülen ilk ışık. Kutlu, “Çevirmen Sözü”nde kitabın oluşum sürecini özetlemiş (s. 9-10). Tataristan Yazarlar Birliği Başkanı ve Tataristan Cumhuriyeti Devlet Konseyi Milletvekili Rkail Zeydulla, “Öykünün Devamı Var” başlıklı yazısında Tatar edebiyatına ve öyküsüne ilişkin kısa bir değerlendirme sunmuş (s. 11-13).

En yaşlısı 1938, en genci 1989 doğumlu otuz yazardan birer öykünün seçildiği kitabın 1948 doğumlu iki yazarından biri olan Ehat Gaffar’ın 1 Ocak 2021’de “ansızın aramızdan ayrıldı”ğını belirten Zeydulla, “Her ne kadar belirlediğimiz ölçülere ters düşsek de antolojinin içeriğinde değişikliğe gitmemenin yerinde olacağı kanaatine vardık. Umarız bu şekilde rahmetlinin ruhunu da şad etmiş oluruz.” demiş (s. 12-13). Doğrusu, böyle davranmakla iyi etmiş. Çünkü kitabın en kısa metni olan “Korkuluklar”da Ehat Gaffar, dokunaklı bir “gizli sevda” öyküsünü çok zarif ve incelikli bir dille ustaca örmüş (s. 99-102. Aramızdan ayrılmış olması, onu “yaşayan yazar” olmaktan çıkarmıyor.

Günümüz Tatar Öyküsündeki metinleri okurken ağırlıklı olarak Kazan Tatarlarının günlük hayatları, kültürleri, insan ilişkileri, gelenekleri, yedikleri, içtikleri, doğal çevreleri, evleri, bahçeleri, hayvanları, okulları, Ruslarla ve Rus dili ve kültürüyle ilişkileri hakkında -her biri üzerinde uzun uzadıya durulabilecek- bir yığın ayrıntıyla da karşılaşıyoruz. Kimi öykülerde Sovyet döneminde yaşanan acı ve acıtıcı uygulamalar karşımıza çıkıyor; kimi öykülerde Rusya Federasyonu döneminde yaşanan tuhaflıklar sergileniyor. Müslümanlığın ve İslâmî geleneklerin Tatar toplumunun kılcal damarlarına dek işlemiş sağlam ve güçlü bir kaynak ve dayanak olduğunu sık sık hissediyoruz. Bunları tek tek örneklendirmek bu tanıtım yazısının sınırlarını aşar.

TÖVBEKÂR RESSAM

Kitabın ilk öyküsü, “Canından Can Ver”, Rabit Batulla’nın 22 Ağustos 2010 tarihinde Tataristan’ın Biyiktav İlçesi Çırşı Köyünde kaleme aldığı bir metin. Yazar, otobiyografik unsurlar içerdiğini düşündüren öyküsünde “At gibi hırçın ve çabuk parlayan, dedi dolu biri” olan çocukluk arkadaşı, ressam Hırçat’ın başına gelenleri anlatıyor. Sovyet rejiminin istekleri doğrultusunda resimler yapan Hırçat, “bir keresinde yarı şaka yarı öfkeyle, “Domuz resimleri yapa yapa ben de domuza döndüm be birader!” demiştir (s. 15). “Zirveyi Tutan Domuz Bakıcıları tablosu için hatırı sayılır bir para almıştı devletten.”(s. 15-16). Hırçat, bu durumdan hoşnut değildir. Kendisinden iğrendiğini söyler. Akıntıya karşı ilk direniş hareketi olarak Moskova’daki bir sergiye katılacak olan kendi eseri “Elmet’in Parıltısı” adlı tabloyu çalarak imha eder. Çünkü o tablo ile Elmet’te çıkarılan doğalgaz yüzünden yaşanan felaketleri, nüfusun ve tabiatın dengesini yitirişini “övmüş” olduğunu düşünür: “Elmet’in Parıltısı tablosunu yapmakla vicdanını, haysiyetini satmıştı.” (s. 17)

Üç yıla mahkûm edilen, iyi hâli gözetilerek şartlı salıverilen Hırçat, mahkeme masraflarını öder, Ressamlar Birliğinden atılır, atölyeden kovulur. Uzun süre kendine gelemeyen ressam, nihayet 16. yüzyılın ilk yarısında Kazan Hanlığını yönetmiş olan Süyümbike’nin resmini yaparak yeni bir yola girmiş olur. “Bahadır” adlı tablosunda da 1552 yılında Kazan’ı savunurken şehit düşen Yapança Bahadır’ı resmeder. Bu resimler, Hırçat’ın -ölümünden sonra da- yardımcısı, koruyucusu, duacısı olacaktır.

KAZAN PEŞKİRİ

Leis Zölkarney’in “Elveda” adlı öyküsünün 1 numaralı dipnotunu aynen aktarıyorum:

“Kazan peşkiri: Tarihi bin yıl öncesine dayanan, dokuma tezgâhının icadından önce ipek kumaşlara simle işlenen, daha sonraları el tazgâhında dokunan, yaklaşık iki metre uzunluğunda kırk santimetre eninde beyaz renkli, iki başı kırmızı desenle dokunmuş, sabantoyda (saban düğününde) başpehlivana, at yarışında birinci gelen ve sonuncu gelen yarışçıya (Atına teselli olarak, nineler bağlar.), hediye edilen[,] Tatar kültürünü temsil eden önemli sembollerden biridir.” (s. 277)

Yarışta sonuncu gelen atı teselli için o ata peşkir bağlayan, böylece onu birinci gelen atla aynı hizaya koyan ninelerin bulunduğu bir toplum, yücegönüllü bir toplum değil midir? Elhak, öyledir!

Öyküsünün başına “Otuz yaşında dul kalan, beş çocuğunu tek başına adam eden Zahide Ninemin aziz ruhuna” ithafını koyan Zölkarneyn, Kazan peşkirinin giderek hayattan uzaklaşmakta oluşuna, yerini “mağazadan alınan kilim, tül perde, giyim kuşam” gibi şeylere terk ediyor oluşuna hayıflanıyor ve bir Tatar halk şarkısında anılan “güzel bacı”ya seslenerek eserini bitiriyor: “Neredesin sen güzel bacı? / Acele et; güzelliğin solmadan peşkirlerine nakşetmekte acele et’” (s. 281).

Kırdan kentten, geçmişten bugünden çeşitli kahramanların maceralarına tanıklık ederken iyiliğin güzelliğini, gücünü, karşılıksız kalmayacağını ve kötülüğün ne kadar çirkin ve yıpratıcı olduğunu derinden hissediyorsunuz.

Şunu da ekleyeyim: Günümüz Tatar Öyküsündeki metinlerin çoğu, bana “Bu hikâyeden ne güzel film olur!” dedirdi.

https://www.yenisafak.com/amphtml/hayat/tatar-oyku-sofrasindan-aci-tatli-cesniler-3858455


Язучылар